Her kriz dönemi, beraberinde bilgi kirliliğini de getirir. Hele ki günümüzde görünürlük isteği neredeyse gerçeğin kendisinin de ötesine geçerken… Artık her kurum potansiyel bir tehdit altındadır. Böylesi dönemlerde algılar, olguların üzerini adeta kar gibi kaplamaya başlar. Söylenmeyen her sözün yerine başka bir söz, açıklanmayan her bilginin yerine başka bir iddia yerleşir.
Tam da bu noktada “Doğa boşluktan nefret eder” yaklaşımı iletişimde de karşılığını bulur. İletişimde bırakılan her boşluk, birileri tarafından doldurulur. Tabii konu sadece doldurmak da değildir. Nasıl doldurduğunuz da değerlidir. Zaten emek vererek, yıllar içerisinde bir marka ve değer kurgusu oluşturduysanız buna yatırım yapmanın tam zamanıdır.
Krizlere hazırlıklı olmayan markalar kriz tarafından yönetilir…
Hele ki şiddetini artıran kriz, yeri gelir kurumsal markaları dahi esir alır kendine. Çünkü kriz yalnızca finansal sonuçları, operasyonel süreçleri ya da hukuki boyutlarıyla yaşanmaz; aynı zamanda bir algı krizine dönüşür. Ve algı, önlem alınmazsa olgudan daha hızlı hareket eder.
Kurumsal marka demişken; markayı kurumsal yapan nedir? Logolar, raporlar, binalar, kurumsal kimlik kitapları mıdır yalnızca? Esasen kurumsallık, o markanın kamusal alandaki itibarıyla ölçülür. İtibar ise durağan değildir. Her gün yeniden kurulur, her gün yeniden sınanır.
Günümüzde konu her ne olursa olsun sosyal medyada birbiri ardına yığılan söylemler, yorumlar, iddialar ve dedikodular çığ gibi büyüyor. Bir bilgi doğrulanmadan dolaşıma giriyor, bir iddia başka bir iddiayı doğuruyor. Gerçekle söylenti arasındaki mesafe kısalıyor. Böyle bir iklimde markaların kendilerine şu soruyu sorması gerekiyor:
Olası bir yalan rüzgârına ne kadar hazırız?
Özellikle halka arz hazırlığındaki şirketler açısından bu soru çok daha kritik. Çünkü halka arz yalnızca finansal bir süreç değildir. Aynı zamanda şirketin kamuoyuyla daha yoğun ve daha doğrudan bir ilişki kurduğu bir dönemdir. Şirketin geçmişi, iş modeli, finansal yapısı, yatırımları, yönetim anlayışı, büyüme hedefleri ve gelecek vizyonu daha geniş bir kamuoyunun gündemine taşınır.
Bugün Türkiye’de yaşanan fon skandalının yarattığı atmosfer, halka arz hazırlığındaki şirketler açısından da önemli bir iletişim sınavı ortaya koyuyor. Böyle dönemlerde ilk refleks çoğu zaman: Görünürlüğü azaltmak, iletişim faaliyetlerini yavaşlatmak, gündemden mümkün olduğunca uzak durmak…
Ancak tam burada kritik bir ayrım yapmak gerekiyor.
Kriz döneminde iletişimi durdurmak iletişimi yönetmek değildir.
Hatta bazı durumlarda iletişimi tamamen durdurmak, markayı korumak yerine onu daha savunmasız hale getirebilir. Çünkü marka sustuğunda kamuoyu susmaz. Sosyal medya susmaz. Söylentiler susmaz. Haber akışı durmaz.
Sadece markanın kendi sesi duyulmaz hale gelir.
İşte boşluk meselesi tam da burada yeniden karşımıza çıkar.
Markanın söylemediğini başkaları söylemeye başlar. Doğrulanmamış bilgiler, doğrulanmış gerçeklerin önüne geçebilir.
Bu nedenle şirketlerin kriz atmosferinde iletişimi tamamen rafa kaldırmak yerine iletişim stratejilerini yeniden değerlendirmeleri gerekiyor. Doğru bilgiyle, doğru yerde varlık göstererek olası provokatif söylemlerin önüne set çekilmelidir.
Ezcümle algıların karşısında olgularla hazır olmaktır.
Peki, ne yapmalı?
50’den fazla halka arz sürecinin iletişim çalışmalarına imza atmış bir ajans olarak cevabımız net.
Kriz dönemlerinde iletişim profesyonelleriyle yol yürümek tercih değil stratejik zorunluluktur.
Son söz;
Keith Ablow’un Otopsi romanındaki “O gerçeğe kendini adamıştı; gerçeğin ne kadar zahmetli olacağının bir önemi yoktu” cümlesi, Bahar Ünal İletişim Danışmanlığı’nın bilgi kirliliğine karşı çalışma şiarıdır.